En yaman dağların ulaşılmaz sarp kayaklıklarına yaptığı, eşine olduğu kadar yıllar boyunca yuvasına da sadık kalan bir kartalın gözlerinden görülebilirdi bu dünya bu kadar yukarıdan. Ama ancak onun gözlerinden yaşanılırdı bu kadar canlı bir şekilde. Yuvasından çıktığı gibi görürdü onu. Aynı güzellikte, kusursuz bir süreklilik ile devam eden bir güzellik. Kendi biçimsizliğine paralel olan bir güzellik, kendisi ne kadar çirkinse o da o kadar güzel. Kendisi ne kadar doğanın soyutlanmış bir parçası gibi duruyorsa, o da o kadar doğanın tüm biçemlerini, tüm mucizelerini, tüm renkliliğini ve tüm canlılığını toplamış tabiatın zarif bir tamamlayıcısı olarak yükseliyordu topraktan gökyüzüne doğru…
Beslendiği kaynaktan yükselmiş, başını yaşamın pınarına doğru çevirmiş olabildiğince bu hayat kaynağından faydalanmak için açmıştı yapraklarını düzlemin her bir köşesine…Sarı başının etrafında bir taç oluşturuyordu bu yapraklar her biri bir inci gibi bembeyaz, sarının güzelliğine, yaşam dolu rengine bir duruluk bir dinginlik kazandıryordu. Bembeyaz yapraklarla taçlandırılmış o güzel başını incecik bir boyun bağlıyordu o hayat dolu toprağa. O ince uzun yeşil boynu dayanıyordu doğanın tüm acımasızlığına. Tüm çıplaklığıyla karşı duruyordu tabiatın değişim gücüne. Tüm ilgiyi kendisine çeken dupduru yüzüyle hayat arasında köprü kuruyordu adeta. Yüzünün canlılığını, sarısının en güzelini; taçlarının saflığını, beyazının en açığını oluşturan toprakla birleştiriyordu onu bu zarif boyun. Bu da yetmezmiş gibi bu taçlandırılmış başı en iyi şekilde beslemek için uztıyordu cılız kollarını toprağa, elementlerin en güzellerini alabilmek için. Evet en güzellerini alabilmek için…Çünkü o en güzeline layıktı…
Yine dalmıştı onun güzelliğine, yine baştan aşağıya incelemişti tüm mükemmeliğini, hiç bir ayrıntıyı atlamadan. Her gün yapardı bunu, yuvasında çıkar ve tüm sevgisiyle hayranlıkla incelerdi. Hekesten kıskanırdı onu. Arada bir onu ziyarete gelen kısacık ömrünün birkaç dakikasını onun kucağında geçiren kelebeklerden, doğallığı ile canlılığının dengeli uyumunu daha yakından görebilmek için pike yapan kuşlardan ya da her gün belli saatlerde onun saf yüzüne öpücüklerini konduran arılardan ve hatta çevresindeki papatyalardan bile… Sanki hepsi onun güzelliğinden bir parça çalmak isteyen replikaları gibiydi. Çevresini sarmış gerçek merkezli replikalar topluluğu gibiydiler. Hepsi de sanki başlarını ona çevirmişler kıskançlıkla- birazda imrenerek- ona bakıyorlardı. Kendisi ise ona topraktan sadece birkaç milimetre yüksekte olmasını sağlayan cılız ayakları üzerinden bakıyordu mutlulukla, her gün karşısında gökyüzünün maviliğine doğru yükselmiş bir şekilde duruyordu topraktan santimetrelerce yüksekte ondan habersiz. Onun varlığının farkında olmadan duruyordu papatya. Ne yaparsa yapsın onun ilgisini çekemiyordu.
Önceleri sadece ona bakmakla yetindi belki varlığını hisseder umuduyla. Ama hiçbir işe yaramıyordu. Bu şekilde ilgisini çekemiyordu. Daha sonraları biraz ses çıkarmaya çalıştı. Belki biraz ses biraz gürültü onun dikkatini aşağı çekebilirdi. O incecik kolları ve antenleriyle biraz toprağı karıştırıyor biraz da bulduğu küçük parçacıkları birbirine çarptırıyordu. Ama hayır bu da işe yaramamıştı. Bir kez bile kafasını aşağı indirip bakmamıştı ona. Belki kendisi yeterince yüksekte değildi, ses ona ulaşmıyordu. Belki de duymamazlıktan geliyordu. Ya da hiç duymuyordu-tıpkı kendisinin konuşamaması gibi. Bu sefer de ona dokunmaya karar verdi. Madem bir şekilde duymuyordu, o zaman ona dokunacaktı. Evet bunu yapması gerekiyordu, çünkü buna mutlaka bir tepki verecekti. Ona bir tepki bile yeterdi sadece papatyanın onun orada olduğu gerçeğini bilsin, bir şekilde onun varlığını anlasın istiyordu. İlk dokunuşu çok zor oldu onun için o zarif boynuna. Biraz çekingen biraz çaresiz bir tavırla uzattı kollarını ona. Ama yine tepki vermemişti. Birkaç kez daha dokundu topraktan çıkıp maviliğe uzanan boynuna ama yine tepkisiz kaldı bu etkisi. Yine olmaıştı, yine o taçlı başını aşağıya çevirmemişti. Yine umursamamıştı onu, hissetmemişti hiçbir şeyi. Belki de hissedemiyordu-tıpkı duymuyormuş gibi. Ne yapmalıydı ilgisini çekebilmek için? Ne yapmalıydı yüzünü bir kez olsun görebilmek için. Belli ki buradan ilgisini çekemiyordu, başını aşağı indiripte bakamıyordu ona. Belki de indiremiyordu başını-tıpkı ona olan dokunuşu hissedemediği gibi. Evet bunun için bir kez olsun hayat bulduğu toprağa bakamamıştı, bir kez olsun onun farkına varmamıştı. Daha yükseklere çıkmalıydı, onun kadar yüksekte olmalıydı ancak öyle onu görebilirdi. Peki ama nasıl çıkacaktı o kadar yükseğe? Yanındaki çiçeklere mi tırmanmalıydı? Onlarda hemen hemen onla aynı boydalardı. Evet oradan onu görebilirdi. Peki ama ya bu kez de görmezlikten gelirse ? O zaman ne yapardı? Hayır öyle bir yere çıkmalıydı ki onu ne görmezlikten ne de duymazlıktan gelmeliydi. Artık ondan kaçamayacağı bir yere tırmanmalıydı. Tıpkı kıskandığı arıların kelebeklerin yaptığı gibi o saf, canlı, güzel yüzüne konmalıydı. Bu iş onun için zor olacaktı. Çünkü onun diğerleri gibi kanatları yoktu, incitmekten korktuğu boynuna tırmanması gerekiyordu. Hayatında da hiç o kadar yukarı çıkmamıştı ama aşkı için bunu başaracaktı. Bir kez bile olsa ona bir öpücük verecekti. Bu heyecan içerisinde bekledi önce. Birçok kez ondan daha şanslı olduklarını düşündüğü arıların ve kelebeklerin gitmesini bekledi. Aşkıyla yalnız kalmak istiyordu. Onun yanındayken tüm ilgisinin kendisinde toplamak istiyordu. Son arınında gittiğine emin olduktan sonra başladı tırmanmaya. Gerçektende çok zor oluyordu bu tırmanış. Onu incitmeden ince yeşil sapına tutunması güç oluyordu. Hem o tırmanmak için yaratılmamıştı. Daha önce birkaç kayanın üstüne tırmanabilmişti sadece. İnce cılız ayakları bu iş için uygun değillerdi aslında. Ama o yine de tüm zorluklara rağmen bu işi başarmak istiyordu. Müthiş bir istek ve karalılıkla tırmanıyordu yukarıya doğru, ayakları o incecik saptan zaman zaman kaysa bile. Durmadan biraz daha yaklaşıyordu beyaz yapraklara. Hava yavaştan kararmaya yüz tutmuş, yukarıya çıktıkça da rüzgar kendini hissettirmeye başlamıltı. Ama artık duramazdı, ona bu kadar yaklaşmışken olmazdı bu. Hava karamadan da bunu tamalamalıydı, çünkü gün ışığında görmek istiyordu yüzündeki renkleri. Bir an önce ulaşmalıydı ona. Ama rüzgarda iyice şiddetlenmişti, sıkıca tutunması gerekiyordu aşkına. Bir yandan yerin çekim kuvveti diğer yandan rüzgarın onu uzaklara savurma isteği onu çiçeğinden koparmaya çalışıyordu. Ama o bunların hepsine direnmeye kararalıydı, artık daha fazla bekleyemezdi; onu görmeliydi.
Yükseklik başını başını döndürmüştü ama heyecanı bunu umursamasına izin vermiyordu. Öyle ki bu heyecan yapraklara ulaşmanın vermiş olduğu heyecandı. Aşkının yüzünün bu bembeyaz yaprakların ardından görebilmenin heyecanıydı. Yıllarca dokunmak istediği yüz onların arkasındaydı.Artık tırmanmanın sonuna gelmişti. Bir ömür boyu yaşayabilceği yere. Onun yanına gelmişti. Arkadaki iki ayağıyla rüzgarın ve çekimin tüm kuvvetlerine karşı koyarken öndeki ayaklarıyla yaprakları araladı. Ve karşısındaydı. Arkasındaki ufukta güneş batmaya başlamışken o tüm parıldamasını göstermişti ona beyaz incileriyle birlikte. Yapraklarıda geçtikten sonra ilk adımını atmıştı, o meleksi yüze. Papatya da sanki ilk defa fark etmişti onu. Hiç rahatsızlık duymadan almıştı onu yaprakları arasına hiçbir çekingenlik olmadan izin veriyordu onun, hayat dolu yüzüne dokunmasına. Erginlenmiş bir inananın huzuru, tanrıçalara özgü bir serikanlılıkla izliyordu sanki onu. O ise biraz daha şiddetini arttırmış rüzgara direnmek, ama sevdiğini bırakmama adına sımsıkı tutunuyordu papatyaya. İlerisini düşünmeden, bu anı yaşamak çoşkusuyla. Tek düşündüğü sevgilisine tek bir öpücük kondurmak, hayatının amacına ulaşmak, olmuşluğa ermek…Artık daha fazla beklemenin gereği olmadığını düşünerek geldi papatyanın o sarı tablasının ortasına ve öpücüğünü kondurdu gayet masumane bir şekilde. O an hayatın durduğu andı. O an güneşin yarısının ufkun altında kalmış bir şekilde durduğu ve bir fotoğraf karesine dönüştüğü andı. O an rüzgarın kesildiği ağaçların onlara saygıyla eğildi, kuşların en güzel bestelerini onlarla paylaştığı, ırmakların çoşkulu akıntılarını yatıştırdıkları andı. O an dünya üzerinde kimsenin varlığından haberdar olmadığı bir böceğin heyecanlandığı andı. O an ayaklarının yerden-sevgilisinin yüzünden- kesildiği andı. O an mutluluktan onun havalara uçtuğu andı. Evet o an onun uçtuğu andı; kanatları olmadan. Ona göre mutluluktan ama doğaya göre rüzgardan. O an sevgilisini yukarılardan diğerleriyle birlikte görebildiği andı. Diğerlerinden çok daha güzel göründüğünü iyice farkettiği andı. Evet uçuyordu belki mutluluktan belki de küçücük bedenini alıp götüren rüzgardan. Evet onu bir daha göremeyecekti; belki bir daha hiçbir şey göremeyecekti. Belki bu uçuşun sonu ölümdü. Hayvanlar cennete gider miydi? Hayır bunu bilmiyordu. Bilemezdi de zaten. Ama bildiği bir şey varsa artık papatya onu fark etmişti; artık onu umursuyordu. Bak nasılda üzgün bir biçimde ona doğru yönelmiş, kendisini prangalanmış bu topraktan kopmak istercesine ona doğru uzanmaya çalışıyordu. Uçtuğu yere doğru o da gelmek istiyordu; sevgilisini bırakmak istemiyordu; ona uzanmak onu tutmak ya da onla gittiği yere gelmek istiyordu. Evet ona uzanmak istiyordu uçtuğu yere doğru; uçtuğu yöne doğru; rüzgarın o yöndeki kuvvetiyle çiçeği de savurmaya çalıştığı yöne doğru…
Papatya onu görmüşmüydü; yoksa göremiyormuydu- tıpkı daha önce de hissedemediği gibi, tıpkı böceğin konuşamadığı gibi?
Arda Çetintaş



