h1

O ve Papatya

Haziran 15, 2007

En yaman dağların ulaşılmaz sarp kayaklıklarına yaptığı, eşine olduğu kadar yıllar boyunca yuvasına da sadık kalan bir kartalın gözlerinden görülebilirdi bu dünya bu kadar yukarıdan. Ama ancak onun gözlerinden yaşanılırdı bu kadar canlı bir şekilde. Yuvasından çıktığı gibi görürdü onu. Aynı güzellikte, kusursuz bir süreklilik ile devam eden bir güzellik. Kendi biçimsizliğine paralel olan bir güzellik, kendisi ne kadar çirkinse o da o kadar güzel. Kendisi ne kadar doğanın soyutlanmış bir parçası gibi duruyorsa, o da o kadar doğanın tüm biçemlerini, tüm mucizelerini, tüm renkliliğini ve tüm canlılığını toplamış tabiatın zarif bir tamamlayıcısı olarak yükseliyordu topraktan gökyüzüne doğru…

Beslendiği kaynaktan yükselmiş, başını yaşamın pınarına doğru çevirmiş olabildiğince bu hayat kaynağından faydalanmak için açmıştı yapraklarını düzlemin her bir köşesine…Sarı başının etrafında bir taç oluşturuyordu bu yapraklar her biri bir inci gibi bembeyaz, sarının güzelliğine, yaşam dolu rengine bir duruluk bir dinginlik kazandıryordu. Bembeyaz yapraklarla taçlandırılmış o güzel başını incecik bir boyun bağlıyordu o hayat dolu toprağa. O ince uzun yeşil boynu dayanıyordu doğanın tüm acımasızlığına. Tüm çıplaklığıyla karşı duruyordu tabiatın değişim gücüne. Tüm ilgiyi kendisine çeken dupduru yüzüyle hayat arasında köprü kuruyordu adeta. Yüzünün canlılığını, sarısının en güzelini; taçlarının saflığını, beyazının en açığını oluşturan toprakla birleştiriyordu onu bu zarif boyun. Bu da yetmezmiş gibi bu taçlandırılmış başı en iyi şekilde beslemek için uztıyordu cılız kollarını toprağa, elementlerin en güzellerini alabilmek için. Evet en güzellerini alabilmek için…Çünkü o en güzeline layıktı…

Yine dalmıştı onun güzelliğine, yine baştan aşağıya incelemişti tüm mükemmeliğini, hiç bir ayrıntıyı atlamadan. Her gün yapardı bunu, yuvasında çıkar ve tüm sevgisiyle hayranlıkla incelerdi. Hekesten kıskanırdı onu. Arada bir onu ziyarete gelen kısacık ömrünün birkaç dakikasını onun kucağında geçiren kelebeklerden, doğallığı ile canlılığının dengeli uyumunu daha yakından görebilmek için pike yapan kuşlardan ya da her gün belli saatlerde onun saf yüzüne öpücüklerini konduran arılardan ve hatta çevresindeki papatyalardan bile… Sanki hepsi onun güzelliğinden bir parça çalmak isteyen replikaları gibiydi. Çevresini sarmış gerçek merkezli replikalar topluluğu gibiydiler. Hepsi de sanki başlarını ona çevirmişler kıskançlıkla- birazda imrenerek- ona bakıyorlardı. Kendisi ise ona topraktan sadece birkaç milimetre yüksekte olmasını sağlayan cılız ayakları üzerinden bakıyordu mutlulukla, her gün karşısında gökyüzünün maviliğine doğru yükselmiş bir şekilde duruyordu topraktan santimetrelerce yüksekte ondan habersiz. Onun varlığının farkında olmadan duruyordu papatya. Ne yaparsa yapsın onun ilgisini çekemiyordu.

Önceleri sadece ona bakmakla yetindi belki varlığını hisseder umuduyla. Ama hiçbir işe yaramıyordu. Bu şekilde ilgisini çekemiyordu. Daha sonraları biraz ses çıkarmaya çalıştı. Belki biraz ses biraz gürültü onun dikkatini aşağı çekebilirdi. O incecik kolları ve antenleriyle biraz toprağı karıştırıyor biraz da bulduğu küçük parçacıkları birbirine çarptırıyordu. Ama hayır bu da işe yaramamıştı. Bir kez bile kafasını aşağı indirip bakmamıştı ona. Belki kendisi yeterince yüksekte değildi, ses ona ulaşmıyordu. Belki de duymamazlıktan geliyordu. Ya da hiç duymuyordu-tıpkı kendisinin konuşamaması gibi. Bu sefer de ona dokunmaya karar verdi. Madem bir şekilde duymuyordu, o zaman ona dokunacaktı. Evet bunu yapması gerekiyordu, çünkü buna mutlaka bir tepki verecekti. Ona bir tepki bile yeterdi sadece papatyanın onun orada olduğu gerçeğini bilsin, bir şekilde onun varlığını anlasın istiyordu. İlk dokunuşu çok zor oldu onun için o zarif boynuna. Biraz çekingen biraz çaresiz bir tavırla uzattı kollarını ona. Ama yine tepki vermemişti. Birkaç kez daha dokundu topraktan çıkıp maviliğe uzanan boynuna ama yine tepkisiz kaldı bu etkisi. Yine olmaıştı, yine o taçlı başını aşağıya çevirmemişti. Yine umursamamıştı onu, hissetmemişti hiçbir şeyi. Belki de hissedemiyordu-tıpkı duymuyormuş gibi. Ne yapmalıydı ilgisini çekebilmek için? Ne yapmalıydı yüzünü bir kez olsun görebilmek için. Belli ki buradan ilgisini çekemiyordu, başını aşağı indiripte bakamıyordu ona. Belki de indiremiyordu başını-tıpkı ona olan dokunuşu hissedemediği gibi. Evet bunun için bir kez olsun hayat bulduğu toprağa bakamamıştı, bir kez olsun onun farkına varmamıştı. Daha yükseklere çıkmalıydı, onun kadar yüksekte olmalıydı ancak öyle onu görebilirdi. Peki ama  nasıl çıkacaktı o kadar yükseğe? Yanındaki çiçeklere mi tırmanmalıydı? Onlarda hemen hemen onla aynı boydalardı. Evet oradan onu görebilirdi. Peki ama ya bu kez de görmezlikten gelirse ? O zaman ne yapardı? Hayır öyle bir yere çıkmalıydı ki onu ne görmezlikten ne de duymazlıktan gelmeliydi.  Artık ondan kaçamayacağı bir yere tırmanmalıydı. Tıpkı kıskandığı arıların kelebeklerin yaptığı gibi o saf, canlı, güzel yüzüne konmalıydı. Bu iş onun için zor olacaktı. Çünkü onun diğerleri gibi kanatları yoktu, incitmekten korktuğu boynuna tırmanması gerekiyordu. Hayatında da hiç o kadar yukarı çıkmamıştı ama aşkı için bunu başaracaktı. Bir kez bile olsa ona bir öpücük verecekti. Bu heyecan içerisinde bekledi önce. Birçok kez ondan daha şanslı olduklarını düşündüğü arıların ve kelebeklerin gitmesini bekledi. Aşkıyla yalnız kalmak istiyordu. Onun yanındayken tüm ilgisinin kendisinde toplamak istiyordu. Son arınında gittiğine emin olduktan sonra başladı tırmanmaya. Gerçektende çok zor oluyordu bu tırmanış. Onu incitmeden ince yeşil sapına tutunması güç oluyordu. Hem o tırmanmak için yaratılmamıştı. Daha önce birkaç kayanın üstüne tırmanabilmişti sadece. İnce cılız ayakları bu iş için uygun değillerdi aslında. Ama o yine de tüm zorluklara rağmen bu işi başarmak istiyordu. Müthiş bir istek ve karalılıkla tırmanıyordu yukarıya doğru, ayakları o incecik saptan zaman zaman kaysa bile. Durmadan biraz daha yaklaşıyordu beyaz yapraklara. Hava yavaştan kararmaya yüz tutmuş, yukarıya çıktıkça da rüzgar kendini hissettirmeye başlamıltı. Ama artık duramazdı, ona bu kadar yaklaşmışken olmazdı bu. Hava karamadan da bunu tamalamalıydı, çünkü gün ışığında görmek istiyordu yüzündeki renkleri. Bir an önce ulaşmalıydı ona. Ama rüzgarda iyice şiddetlenmişti, sıkıca tutunması gerekiyordu aşkına. Bir yandan yerin çekim kuvveti diğer yandan rüzgarın onu uzaklara savurma isteği onu çiçeğinden koparmaya çalışıyordu. Ama o bunların hepsine direnmeye kararalıydı, artık daha fazla bekleyemezdi; onu görmeliydi.

Yükseklik başını başını döndürmüştü ama heyecanı bunu umursamasına izin vermiyordu. Öyle ki bu heyecan yapraklara ulaşmanın vermiş olduğu heyecandı. Aşkının yüzünün bu bembeyaz yaprakların ardından görebilmenin heyecanıydı. Yıllarca dokunmak istediği yüz onların arkasındaydı.Artık tırmanmanın sonuna gelmişti. Bir ömür boyu yaşayabilceği yere. Onun yanına gelmişti. Arkadaki iki ayağıyla rüzgarın ve çekimin tüm kuvvetlerine karşı koyarken öndeki ayaklarıyla yaprakları araladı. Ve karşısındaydı. Arkasındaki ufukta güneş batmaya başlamışken o tüm parıldamasını göstermişti ona beyaz incileriyle birlikte. Yapraklarıda geçtikten sonra ilk adımını atmıştı, o meleksi yüze. Papatya da sanki ilk defa fark etmişti onu. Hiç rahatsızlık duymadan almıştı onu yaprakları arasına hiçbir çekingenlik olmadan izin veriyordu onun, hayat dolu yüzüne dokunmasına. Erginlenmiş bir inananın huzuru, tanrıçalara özgü bir serikanlılıkla izliyordu sanki onu. O ise biraz daha şiddetini arttırmış rüzgara direnmek, ama sevdiğini bırakmama adına sımsıkı tutunuyordu papatyaya. İlerisini düşünmeden, bu anı yaşamak çoşkusuyla. Tek düşündüğü sevgilisine tek bir öpücük kondurmak, hayatının amacına ulaşmak, olmuşluğa ermek…Artık daha fazla beklemenin gereği olmadığını düşünerek geldi papatyanın o sarı tablasının ortasına ve öpücüğünü kondurdu gayet masumane bir şekilde. O an hayatın durduğu andı. O an güneşin yarısının ufkun altında kalmış bir şekilde durduğu ve bir fotoğraf karesine dönüştüğü andı. O an rüzgarın kesildiği ağaçların onlara saygıyla eğildi, kuşların en güzel bestelerini onlarla paylaştığı, ırmakların çoşkulu akıntılarını yatıştırdıkları andı. O an dünya üzerinde kimsenin varlığından haberdar olmadığı bir böceğin heyecanlandığı andı. O an ayaklarının yerden-sevgilisinin yüzünden- kesildiği andı. O an mutluluktan onun havalara uçtuğu andı. Evet o an onun uçtuğu andı; kanatları olmadan. Ona göre mutluluktan ama doğaya göre rüzgardan. O an sevgilisini yukarılardan diğerleriyle birlikte görebildiği andı. Diğerlerinden çok daha güzel göründüğünü iyice farkettiği andı. Evet uçuyordu belki mutluluktan belki de küçücük bedenini alıp götüren rüzgardan. Evet onu bir daha göremeyecekti; belki bir daha hiçbir şey göremeyecekti. Belki bu uçuşun sonu ölümdü. Hayvanlar cennete gider miydi? Hayır bunu bilmiyordu. Bilemezdi de zaten. Ama bildiği bir şey varsa artık papatya onu fark etmişti; artık onu umursuyordu. Bak nasılda üzgün bir biçimde ona doğru yönelmiş, kendisini prangalanmış bu topraktan kopmak istercesine ona doğru uzanmaya çalışıyordu. Uçtuğu yere doğru o da gelmek istiyordu; sevgilisini bırakmak istemiyordu; ona uzanmak onu tutmak ya da onla gittiği yere gelmek istiyordu. Evet ona uzanmak istiyordu uçtuğu yere doğru; uçtuğu yöne doğru; rüzgarın o yöndeki kuvvetiyle çiçeği de savurmaya çalıştığı yöne doğru…

Papatya onu görmüşmüydü; yoksa göremiyormuydu- tıpkı daha önce de hissedemediği gibi, tıpkı böceğin konuşamadığı gibi?

Arda Çetintaş

h1

Gerçeği Arayış-Şekerli Su(Bölüm II)

Haziran 5, 2007

“İnsan kendini kıldığı şeyden başka bir şey değildir. Bu varoluşculuğun ilk ilkesidir.” …İşte yeniden başlamışlardı cümlelerine, beni sessiz derinliğimden uyandırarak. Ne kadar olmuştu-tabii bu cehennemde zaman kavramı varsa-burada uyanalı…Ne kadar olmuştu bu hücreye hapsolduğumu farkedeli?..Ne kadar olmuştu Hermes’i göreli? Hala hiçbir şey hatırlamıyordum geçmişimle kimliğimle benliğimle ilgili…Sonsuz bir karanlığın ardından hemen bu hücrede uyanmıştım…“Evren 10-20 milyar yıl önce yoktan var edilmiştir; büyük patlamayla”…Büyük patlama…Evet bende böyle uyanmıştım…Aniden…Yoktan var edilmiş gibi…Birden burada yaratılmış gibi…Bu halimle, bu şekilde hiçbir gelişim süreci yaşamadan…Şu anda neysem oydum sanki hiç büyümemiş gibi ve hiç yaşlanmayacakmış gibi…Uyanışdan öncesini hiçbir zaman bilemeyecek gibi tıpkı evren yaratılmadan öncesini bilemediğimiz gibi…“Var olmak algılanmaktır.”…Birden bire oluşan bu uyanışın-bu varoluşu- kavramam zaman almıştı; boş bir hafıza silinmiş-belkide hiç yaşanmamış- bir geçmişle birlikte…Ama algılamayla en azından varlığımı hissediyordum…Hiçbir şey hatırlamayabilirim-kim olduğumu nereden buraya geldiğimi-ama şimdi burdaydım ve vardım…”Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu”…evet aynen Shakespeare’in yazdığı gibi-tabii gerçekte de o yazdıysa-şimdi sorunum buydu var oluşum…Evet vardım çünkü bir şeyler düşünebiliyordum-şükürler olsun Descartes’e. “Güney yarım küredeki su girdaplarının yönü, kuzey yarım küredekilerin tam tersi yönünde oluşur.” Ne kadar eminler kendilerinden…Söyledikleri sözlerin doğruluklarına olan inançları mı onları bu kadar kibirli yapıyordu acaba?…Hepsi kendilerini birbirlerinden üstün görüyorlarmışcasına büyük bir güvenle söylüyorlardı cümlelerini…Ama cümlelerinden başka hiçbir farklılıkları yoktu aslında…Küçücük, dört duvarla çevrilmiş, belkide yılların vermiş olduğu süreklilikten paslanmış bir kapıyla dış dünya ile bağı kesilmiş bazen karanlık ama çoğu zaman gri olduğunu artık fark ettiğim bu hücrelerde sadece kendi cümlelerini söylüyorlar; kim olduklarını; nerede olduklarını sorgulamadan…Evet kendilerini benliklerini varolduklarını sorgulamıyorlardı…Gerçektende öylemiydi? Ne olduklarını, nerede bulunduklarını hiç sormamışlarmıydı kendilerine? Bu hücrelerde ne aradıklarını neden buralara düştüklerini hiç mi sorgulamamışlarmıydı?…Yoksa onlarda benim gibi yaşanılmamış ya da hatırlanmayan bir geçmişi mi miras almışlardı kendilerine?…Hayır bunun olması imkansızdı? Hepimizin aynı durumu yaşaması zor bir ihtimaldi. Eğer Hermes doğru söylüyorsa tabii…Burası bir hastane değil demişti…Buradaki insanlar hasta değil hatta kendilerini de hiçbir zaman da hasta olarak görmemişlerdi. Peki nasıl bir yerdi burası? Bu insanlar da kimlerdi? Belki de asıl cevap onlarda saklıydı? Geldiğimden beri kendi aralarında hiç konuşmayan sadece aynı cümleleri tekrarlayıp duran bu insanlardaydı cevap.  Evet birbirleriyle hiç konuşmamışlardı; ne kendileriyle ne de Hermes’le konuşmuşlardı…Ama artık birisinin onlara bazı sorular sorması gerekiyordu…Bazı cevaplar elde edebilmek için…Kafamdaki sorulara bir cevap bulabilmek için…Bu insanların varlıklarıyla ilgili az da olsa bir şeyler kavrayabilmek için…

“Benim ilk özgürlük eylemim, özgür iradeye inanmaktır.”  diye yankılanmıştı cümlelerden biri…Kapıya yaklaştım ve sürgüye eğilerek “Hey sesimi duyan var mı?” diye bağırdım daha sonra ne kadar saçma bir şey söylediğimin ayrımına vararak…Ama ne kadar saçma olursa olsun çok kısa bir sessizlik hakim olmuştu…Şaşkın bir sessizlik…Beklemedikleri bir söze verilen kısa bir tepki…“Bir çemberin çevresi çapının pi sayısı katı kadardır.” …işte tekrardan başlamıştı…Sessizlik kısa sürmüş; şaşkınlığını atmış birisi birazda çekingen bir tavırla cümlesini yeniden söylemişti…Ve ardından diğerleri de onu takip edercesine başlamışlardı konuşmalara tekrardan “Molekül en az iki atomun değişik durumlarda berarber duran bütün şekline denir.”“Kanın her milimetre kübünde yaklaşık beş milyon alyuvar bulunur”…Yeniden eski kibirlerini kazanmışlar; hepsi kendi sözlerinin en doğrusu olduğu düşüncesinde sonsuz bir güvenle karşımızda duran bu canlı karanlığa doğru haykırıyorlardı cümlelerini…Ama artık pes edecek durmda değildim…Ne olursa olsun kafamdaki soruların cevaplarını bulmam gerekiyordu daha fazla bu kibire bu kendi varolmalarına karşı olan bu kayıtsızlığa daha fazla dayanamazdım…Eğer oyunun kuralı bir şeyler söylemekse ben de bir şeyler söyleyecektim ama benim cümlelerim soru cümleleri olacaktı…Cevap bile alamasamda onların kafalarını karıştırmak az da olsa bu gürültüye biraz ara vermek iyi olacaktı…

“Kimleriz biz?, Neredeyiz?, Neden buradayız?, Geçmişini hatırlayan var mı?, Buraya nasıl geldiğini, neden buraya geldiğini, daha önce kim olduğunu bilen var mı?. Neden böyle tek bir cümleyi tekrarlayıp duruyorsunuz? Daha önce böyle sorular sordunuz kendinize? Kendi varlığınızın farkında mısınız? Kim olduğunuzu biliyormusunuz?Niye bu hücrelerde tutsağız? Ne zaman kurtulacağız buralardan? Ne zaman özgür olacağız? Ne zaman kim olduğumuzu öğreneceğiz?”

Nefes nefese kalmıştım tek solukta bütün bunları söylemiş gibi…Yere yığılmıştım, tüm enerjimi harcamış gibi…Başım dönüyordu, tüm sorularımın cevabını almış, gördüğüm gerçeğe inanamamış gibi…Tüm her şey etrafımda dönüyordu, hayaller gözlerimin önüne geliyordu, düşünceler birbiri ardına kafamda beliriyordu. Karşımda duran karanlık, canlı bir sonsuzluk, artık seslerini duymadığım-belki şaşkınlıklarından belki de Hermes’in onları susturmasından kaynaklanan- sessizlik, duvarları-o gri duvarları- etrafımda dönen hücrem…Ben kimim?Varlığımın anlamı ne?…Nefesim kesiliyordu, daha derin soluk almalıydım…Hayır soluk alamıyordum, duvarlar üstüme geliyor, hücrenin karanlık köşeleri beni içine çekmeye çalışıyordu, daha derin soluk almalıyım…aldığım her nefes sanki son kalan havayı da bitirirmişcesine endişelendiriryordu beni. İşte karanlık biraz daha yaklaşmıştı. Hücrem beni kendi karanlığına çekmek istiyordu, sonsuza kadar beni burada tutmak için. Hayır buradan çıkmalıydım. Kurtulmalıydım buradan. Hücremin derinliklerinden kurtulmak için kapının eşiğine attım kendimi, ama son havayı da solumuştum sanki…Daha derin soluk almalıydım, evet biraz daha hava vardı. Ama bu da yetmiyordu başımın dönmesini engellemeye , bu karanlık hayalleri gözümün önünden almaya, düşünceleri kafamdan çıkarmaya. Hayır buradan kurtulmam lazım, burada daha fazla kalamam. ”Çıkarın beni buradan”  diye bir çığlık attım derin sessizliğin içine.(onlar mıydı bu sessizliğin nedeni yoksa kulaklarım mı?) “Ben salt bir düşünceyim” …Hayır işte kafamda yine başlamıştı yankılanmalar. Hem de binlercesi…“Ben salt bir düşünceyim”… Beynimin herbir kıvrımından gelircesine…Kafa tasımdan dışarı çıkmak istercesine zorlayan yankılanmalar… “Ben salt bir düşünceyim”… “Hayır” demiştim karanlık daha da yaklaşırken…“Ben salt bir düşünce değilim. Ben farklıyım. Ben özgürüm. Ben özgür iradeyim”. Bağırmaya çalışıyordum ama sesim çıkmıyordu sanki. “Ben salt bir düşünceyim” her yerden geliyordu bu ses, farklı farklı tonlarda…Her yerden; sadece kafamdan değil, her yerden dışarıdan da… Karşımdaki karanlık sonsuzluktan da yankılanıyordu. Evet onlarda söylüyordu bunu Ben salt bir düşünceyim” Artık milyonlarcası tek bir cümle söylüyorlardı, kendi cümlelerinden farklı olarak. “Ben salt bir düşünceyim”…Kafamın içinde ve her yerde, beni sarmış bırakmıyor…“Ben salt bir düşünceyim” arka arkaya sahile vuran dalgalar gibi…“Ben salt bir düşünceyim”

Hayır diye bağırdım son enerjimide harcamak pahasına…”Ben salt bir düşünce değilim. Ben insanın özgür iradesiyim, insanın merakıyım,insanın sorulacak sorularıyım. Ben düşüncenin felsefenin temeliyim. Ben sürekli soru soranım”…Ve son enerjim de havam da bitmişti. Sürgüden gelen hava da yetmez olmuştu; ta ki kapı açılıncaya kadar…Kendimi burada bulduğumdan beri ilk kez açılmıştı kapı. Çok da parlak olmayan-parlaklığı karşımdaki sonsuz karanlık tarafından emilmiş- bir aydınlık vurmuştu hücreme, üzerime gelen karanlığı kovarmışcasına…Ve tanıdık bir ses “Artık çıkma zamanı” demişti. karanlık yüzü bana dönük bir şekilde. “Nereye?” dedim; yerden hala kalkamamıştım-kalkacak gücü bulamıyordum. Direk karşısını gösterdi Hermes eliyle işaret ederek. “Oraya tüm sorularına ihtiyacı olan yere” “Neresi orası” dedim hala kendime gelememiş bir şekilde; güçlükle konuşarak. “Fazla vaktimiz yok. Tüm enerjini harcamadan oraya ulaşmamız lazım. Hadi toparla kendini. Bu esaretten kurtuluyorsun. Özgürlük, işte tam karşında” Hermes’ in yardımıyla kalkmıştım. Ama o kadar çok bitkindim ki zor duruyordum ayakta. Hücreden dışarı çıktığımızda hala  bitkin bir haldeydim, ama artık daha farklı bir yorgunluk vardı üzerimde. Dışarı çıkar çıkmaz başalayan bir halsizlik, enerjimin tükenmesinden değil; fazla enerji ya da etkilerini artık kontrol edemediğim  düşüncelerimin yoğunlaşmasından kaynaklanan, bu yoğunlaşmanın altında ezildiğim bir halsizlikti. Gücümü kontol edemiyordum. Bedenimden çıkıp fırlayacakmışcasına zorluyordu beni bu güç.  

Hücreden çıkıp yan yana duran diğer hücreler boyunca- daha önce de fark ettiğim gibi- sonsuzluğa uzanan, alttaki ve üstteki benzerleriyle paralel olan, bazı yerlerde bunlarla merdivenler sayesinde birbirlerine bağlanan, bazı yerlerde ise karşıdaki karanlığa uzanan köprülerle kesilen dar bir asma koridorda ilerliyorduk. Bizi karşı karanlığa, o canlı kendisini sürekli yeniliyormuş gibi gözüken o sonsuzluğa götürecek köprülere gelmeden sıra sıra bu gri hücrelerden geçtik. Günlerce -belki de aylarca- kaldığım hücreden hiçbir farkı olmayan hücreler. Yan yana üst üste dizilmiş.Herbirinde daha önce kendi cümlelerini tekrarlayan şimdi ise isyan halindelermiş gibi “Ben salt bir düşünceyim” diye bağıran bu tutsakların bulunduğu hücreler. Her iki düzlemde de sonsuzluğa ulaşıp karanlığa karışan küçük gri hücreler…Tıpkı Hercule Poirot‘un dediği gibi “Beynindeki gri hücreleri çalıştır Arthur”…evet tıpkı onlar gibi…Tıpkı çalıştıklarında kendi bilgilerini üreten içlerinde bir düşünce bulunduran küçük gri hücreler gibi, beynin kıvrımlarında dizilmiş… 

Adımlarımı daha da sıklaştırmıştım beni özgürlüğe götürecek olan köprüye girerken. Hermes de bunu fark etmiş o da ritmini bana uydurmuştu. “Sonunda anladın” dedi, “nerede olduğunu”. “Evet” dedim. “Bir şeyi kavrayabilmek için her zaman içinde değil bazen de dışında olmak gerekir” diye cevapladım. Ama hala sahip olduğum bu gücün ağırlığı altında ezilirken “ Bu gücü daha fazla taşıyamayacağım” dedim. “Biraz daha dayan, gücünü topla. dağılmasına izin verme” diye cevapladı, karanlığa biraz daha yaklaşırken. Bense kendimi tamamen bu güce kaptırmış dışarı çıkmasını engellemek için büyük çaba sarfediyordum. Büyük Kapı‘ya gelmeden önce de hatırladığım son şey ona doğru koştuğumuz bu karanlık sisin bizi de yavaş yavaş içine almasıydı.

Şimid her şeyin cevabını almış her şeyi anlamış gerçeği görmüş onu özümsemiş duruyordum Büyük Kapı’nın  karşısında. Hücremden çıkmış, beni biricik gerçekliğe götürecek olan kapının karşısında. Bu gerçekliği daha önce görseydim aynı soruları yeniden sorar mıydım acaba hücremde oturuken-büyük olasılıkla bende kendi cümlemi seçer bütün hayatım boyunca onu tekrar eder dururdum, oradakiler gibi, farklı olmadan herkes gibi olarak…

Hermes’in görevi buraya kadardı. Haberci-ulak görevini yerine getirmişti. Bunca düşüncenin arasında en farklı olanını bulmuş ve onu getirmesi gereken yere getirmişti. İnsanlığın sorulara, meraka ihtiyacı vardı. Özgür iradeye… Salt düşünceleri oluşturacak bir öğrenme isteğine…Hermes onu bulmuş gücünün en yüksek yerinde onu insanlığa ya da bu beyne sahip olan insana ulaştırmıştı.

Artık her şey bana kalmıştı. Bu kapıdan geçmek. Kendimi, gücümü sonsuzlukla paylaşmak. Yeni sorulara neden olamak, insanlığın ufkunu açmak, düşünce pratiğine yeni niçin, nasıl, ne zaman’ları katmak…Gerçeği ve ardındakini görmek…

Hissediyordum, gücüm artık en üst noktadaydı, bedenimi parçalayıp dağıtma gibi bir amacı olmaksızın. Onu toparlamıştım dağınık bir haldeyken şimdi düzenli bir halde kontrol edilebilir bir durumdaydı. Büyük Kapı‘yı açtım…Gözlerim ne mi gördü? Hiçbir şey…Artık gözlerim hiçbir şey görmüyordu, ama usum gayet net ayırt edebiliyordu gerçeği. Evet kapıda ilerken sahip olduğum güce ve akla erişmişti.  Onları alıyordu benimle birlikte. Ama öyle çalarmışcasına değil usulca…Annenin bebeğini kucağına alırmışcasına, şeker su da yavaşca erirmişcesine, çözüyordu beni. Her bir soruma, her bir düşünceme sahip olacak şekilde. Yokluğa götürüyordu beni kendisiyle birlikte yeni bir us oluşturmak için, tıpkı şekerin su da yok olması gibi…evet tıpkı şekerin su da erimesi gibi…

SON 

Sondeyiş: Bir Rus Kozmonotla bir Rus Beyin Cerrahı bir gün karşlıklı sohbet ediyorlarmış. Rus Kozmonot “Ben yıllarca uzaya çıktım belki onlarca kez, aya bile gittim ama her seferinde yukarıda ne Tanrıyı ne de meleklerini gördüm” demiş hafif alaylı bir sesle. Bunun üzerine Rus Cerrah da arkadaşına şöyle yanıt vermiş “Ben de defalarca Beyin ameliyatlarına girdim, belki de yüzlerce kez beynin en küçük kıvrımlarını açtım onları ameliyat ettim, ama her seferinde ne bir düşünceye ne de ondan bir kırıntıya rastladım”.

Arda Çetintaş

h1

Gerçeği Arayış-Farkındalık(Bölüm I)

Mayıs 29, 2007

Göğüs boşluğunun genişlemesiyle dolan hava, hiç boşluk kalmamalı emrini gerçeğe dönüştürmek istercesine ciğerlerin içerisine…Ve derin bir nefesin vermiş olduğu uyanış, sanki bir kabustan kaçarcasına…Ayağa kalkış; neyin gerçek olduğunu anlama, uyanmadan öncekinin mi yoksa uyandıktan sonrakinin mi?…Hepsi rüyaymış, artık gözlerimi açmanın vakti geldi-bu kabusun karanlığından kurtulmanın zamanı geldi…Hazırım artık gözlerimi açabilirim…Şimdi….

İnsan gözlerini açtıktan sonra nerede olduğunu bilmediği bir yerde yeniden karanlıkla karşılaşıyorsa neyden şüphe etmeli? Odanın karanlık olduğundan mı yoksa gözlerinin bu foton enerjilerine artık tepki vermediğinden mi? Neye inanmalıyım ortam da tepki verecek ışığın-yansıyan, düşük, cılız, karanlıkla aydınlık arasında gidip gelen bir ışığın- olmadığına mı yoksa retinadaki reseptörlerin aslında var olan enerjiye tepkisizliğine mi? Hayır bu kadar çabuk karar verme …Bekle…Sürecin bitmesini bekle…Cevaplarını bundan sonra bulabilirsin…Süreçten sonra…

Süreç…Adaptasyon…Uyum…Değişime karşı verilen tepkilerden biri…Farklılığa karşı alınan tavırlardan biri…Ondan-farklılıktan biri olma ya da o boyuta gelebilme, değişikliği kavrayabilme… Tıpkı bir bukalemunun tutunduğu dala kamufle olmak için yaptığı gibi, tıpkı karanlığa adaptasyon gibi…Evet tıpkı gözler gibi…Tıpkı retinanın aydınlık derecesiyle duyarlılığını değiştirme çabası gibi…Duyarlılığının binlerce defa arttırması gibi…Karanlığa-o soğuk renksizliğe(ama siyah da bir renk)uyum…Ortam da(varsa) bir kaç ışını yakalama çabası…Peki ya yoksa….

Hayır, işte karanlıkta beliren bir şey-şükürler olsun!, bir ton farklılığı siyahlıktan kendini biraz daha farklılaştırmış bir lacivert…Hemen koştum gözlerimle gördüğüm (belki de ayırt ettiğim demem gerekir) bu renge doğru bir başka duyu organımla da bu keşfimi teyit edebilmek için…Sert bir yapıydı bu…Demir gibi…Üzerinde büyük olasılıkla paslanmanın yarattığı bazı pürüzler vardı…Yanlarında kabartmaları hissedbiliyordum aşağıya doğru inen…Aşağıya bir ton daha açık bir laciverte kadar devam eden ve orda sonlanan…Evet daha açık bir lacivert farklı bir ton, farklı bir renk… Üçüncü bir renk..En altta ince bir çizgi halinde demir yapının sınırlarında devam eden bir açıklık…Bir kapının yerle tam birleşmediği kapının menteşeleriyle havada asılı kalarak oluşan bir açıklık…Evet bir kapının açıklığı… Demir bir kapının…Bir hücre kapısının, tek çıkış yolu o olan bir hücre kapısının…

Artık emindim bir hücredeydim…Nereden, nasıl,  niye geldiğimi bilmediğim bir hücre…Hiçbir anı, hiçbir hatıra olmadan…Ne bir ad, ne bir yer anımsaması hiç bir şey yoktu hafızamda. Kimdim, neydim, neden buradaydım, buraya nasıl geldim?…Hiç bir şey yoktu. Hafızamda, bu hücre gibi karanlıktı hatta adaptasyondaki haline göre daha da karanlıktı…Anlamıştım ki bunların cevabını ben veremeyecektim, böyle boş bir hafıza karanlık soğuk hiç bir şey olmayan bir hafıza, olmayan hatıralar kaybedilmiş bir geçmiş belki de hiç yaşanmamıştır…Peki ama neden? Neden böyleyim? Hiç bir şey hatırlayamıyorum hiçbir şey bilmiyorum neden?…Neden burdayım?…Neden?…

Bu soruların cevabını tek başıma yanıtlayamayacağımın bilincine erdiğimde bir kez daha yaklaşmıştım bu dış dünya ile aramdaki tek engele, kapıya…Artık birçok ayrıntısını daha iyi fark edebildiğim o demir kapıya…Burdaki esaretimin bekçiliğini yapan o kapıya…Üzerinde bir bölme bulunan o kapıya. Belki de hücrenin gözlerini açmanın vakti gelmişti artık bakalım beni alı koyduğu o dış dünya onun gözlerinden nasıl görünüyordu…Belki de kafamdaki bu soruların cevaplarını söyleyebilecek kişileride bulabilirim umuduyla açtım bölmeyi…Kapıyı ilk incelediğimde farkına varamadığım bu bölme başımın hizasında kapıya yapılmış bir sürgü şeklinde tipik bir hücre kapısının tamamlayıcısıydı…Esiri tamamen dış dünyadan soyutlamayan az da olsa ona biraz görme açışı veren ve böylece onda daha büyük işkencelere neden olan bir bölme-işte seni bu dünyadan alı koyuyorum dercesine…Bölmeyi açtığımda karşımda beklediğimden çok daha farklı bir manzarayla karşılaşmıştım…Tipik bir zindan koğuşundan daha farklıydı burası. Karşımda taş döşemelerden oluşmuş bir duvar yoktu yada diğer hücrelerin karşıda olduğu bir hapishane avlusu değildi burası…Daha da farklı bir yer…Çok daha farklı…İnanılmaz…Gerçekten inanılmaz….

Karşımda bazen birbirlerini kesen bazende altından ya da üstünden geçen durduğum yerin yakınlarından ama ya daha altından ya da üstünden başladığını düşündüğüm ama bana yine de çok uzak gibi görünen ve karşımdaki sonsuzluğa uzanan yüzlerce-belkide binlerce ya da milyonlarca köprüden oluşmuş bir ağ vardı…Karşımdaki sonsuzluğa… evet sonsuzluğa… bir ufuk çizgisinden çok daha farklı, köprülerin o pembe-turuncu renklerinin siyaha dönüştüğü ve kaybolduğu bir sonsuzluğa…Karşımda duran bu büyük sanki herşeyi içine çeken bir kara delik gibi duran karanlığa…Bu manzara karşısındaki şaşkınlığımla unutmuştum kafamdaki soruları- geçmişimi, kim olduğum sorularını… Şimdi artık bu sorulara bir yenisi daha eklenmişti neresiydi burası? Bu lanet yerde neydi? Hangi cehennemdeydim ya da gerçekten cehennemde miydim?

Ve birden bir ses yükseldi sanki karşımdaki sonsuz duvardan yankılanmışcasına…”Evren 10-20 milyar önce yoktan var edilmiştir; büyük patlamayla” sonra başka bir ses “Bir şeyin hem bir şey olması hem de olmaması asla kanıtlanamaz“, daha uzak bir yerden bambaşka bir ses “William Shakespeare eserlerinde 15000-20000 arası kelime kullanmıştır“, yine başka ama bu sefer biraz daha yakından gelen bir ses “Shakespeare bir yalan, Francis Bacon onun ismini satın alarak o eserleri yazmıştır, eselerin hepsi Bacon’ a aittir.” artık sesler artmaya, konuşmalar anlamsız bir hale gelmişti her yerden bir ses bir cümle yükseliyordu insanı delirtecek bir gürültü… İnsanı delirtecek…Galiba anlamıştım bir tımarhaneye düşmüştüm…Her hastayı üst üste olan bu hücrelere yatırılmışlardı; şimdi de o hastalar sanki birisi onlara emretmiş gibi hep bir ağızdan konuşmaya başlamışlardı, ama işin ilginç olanı herkes bir cümle söyleyip susuyordu ya da kendi cümlelerini yeniliyorlardı kimse farklı bir şey söylemiyor herkes sanki kendisine verilmiş bir cümle varmış gibi kendi tek cümlesini söylüyordu…Ama o kadar çok ağızdan çıkıyordu ki bu cümleler artık bir çoğunu seçemez hale gelmiştim. Birden tüm koğuşlar sanki bir isyan halindelermiş gibi bir şeyler söylemeye başlamışlardı sanki…”Bir çemberin çevresi çapının pi sayısı katı kadardır“, “Eylemsizlik cisimlerin hızlarını koruma isteğidir“, “Var olmak algılanmaktır“…Ve daha milyonlarcası… Bir gürültü denizi ve ben sadece benim sahilime çarpan dalgalardan bazılarını anlayabiliyordum…Hayır buna dayanamazdım burdan çıkmalıydım… Ben deli değildim… Buraya ait değildim…Kendim hakkında hiçbir şey bilmesemde deli olmadığımı biliyordum buraya ait olmadığımı biliyordum bunu hissediyordum…Evet hissediyordum…Hiç bir şey olmayan bir usun içinde değil çok daha fazla his olan yüreğimin içinde hissediyordum bunları…

Bu kadar saçmalığa daha fazla dayanamazdım. Geriye attım kendimi hücremin derinliklerine karanlık köşelerine belki de bir şekilde kendimi bu delilerden  az da olsa soyutlayabilirm düşüncesiyle…Ama kapıdaki sürgüyü kapatmamıştım; göz hala açıktı…Sadece ışığa değil seslere de geçit veren göz açıktı hala onu kapatmam gerekirdi bu gürültüden kurtulmam için…Ama bunun için ışıktan da vazgeçmem gerekecekti…Ya aydınlık ve gürültü ya da karanlık ve sesizlik…Onu ilk gördüğüm an bu düşüncelerle boğuştuğum zamandı yanılmıyorsam; gözü kapatıp kapatmama ikileminde boğuşurken gördüm onu…Kapının dışında sürgüden bana bakıyordu…Yansıyan ışığı arkasına almış yüzünü karanlıkla örtmüş; bu acınası halime bakıyordu…”iki karşıt madde birleştiklerinde birbirlerini yok ederler“, “Dante için İlahi Komedya’nın tohumlarını atan Dante’nin Beatrice olan aşkıydı“…

Karanlık yüz-belki de gardiyan demeliyim belki de bir doktor- etrafına bakındı ve şaşkınlığımdan bu olanlara anlam verememden faydalanarak tok bir sesle “Senin söyleyecek bir sözün yok mu?“dedi. Söyleyecek söz mü? Birden kendime gelmiştim. “Söyleyecek söz mü?, benim sorucak sorularım var?, Hemde bir sürü kimi ben?, Nerdeyim? Burası neresi?, Ne işim var benim burada?” nefes nefese kalmıştım öfkemi dışarı vururken…birkaç cevap bekliyordum, tek beklentim buydu. Ama kapıdaki sadece “güzel çok güzel” demekle yetindi…”Güzel mi ne güzel? Neresi burası? Kimsin sen? Hey! Cevap ver bana allahın cezası bu insanlar kim? Niye böyle bağırıp duruyorlar? Nerede olduklarının farkındalar mı? Deli mi bu insanlar yoksa ben mi delirdim? Cevap ver bana lütfen!… Yardım et!”dedim yalvarırcasına…“güzel gerçekten çok güzel beklediğimden de farklısın merak etme tüm bunların cevabını yakında anlayacaksın” dedi gitmeye hazırlanırken…”Bekle ne zaman? ne zaman olacak bu? burdan kurtulabilcek miyim?” “bu tamamen sana kalmış sen beliryeceksin burda kalıp kalmayacağını şimdilik sadece bunu söyleyebilirim, şimdi gitmeliyim,bu gürültüye daha fazla tahammül edemiyorum“dur bekle son bir soru kimsin sen yani nesin gardiyan mı yoksa bir doktor mu en azından bunu söyle bana” dedim en azından bir soruma cevap alabilmek umuduyla…tam giderken bir an durdu “doktor demek, burdaki kimse kendini bir hastanede ya da senin kastetmek istediğin gibi bir tımarhane de olduğunu düşünmez kimse kendinin hasta olduğunu düşünmez çünkü”yani bir hastanedeyim öyle mi” ” hayır sana böyle söylemedim sadece burdakilerin öyle bi şey düşünmediğini söyledim ama merak etme bu güzel bir şey. En azından bu sorunu yanıtlamamı hak ettin. Ben ne bir çeşit doktorum ne de gardiyan, aslında adım bu değil birçok başka adım var ama sen bana Hermes diyebilirsin. Evet Hermes güzel ve anlamlı. Şimdilik söyleyeceklerim bunlar maalesef. Artık birisinin bunları susturması lazım” dedi ve gitti. Ve beni yarı aydınlık; yarı gürültülü cümlelerin yüzdüğü bu hücremde baş başa bıraktı kafamda onca soruyla birlikte…Kimdim? Varsa bir ismim, neydi? Buraya nasıl gelmiştim? Neden buraya gelmiştim? Ne zamandır burdaydım? Bu sadece tek bir cümleden başka bir şey söylemeyen bu insanlarda kimlerdi? Hepsi böyle deli miydi yoksa benim gibi olan başkalarıda bu var mıydı bu cehennemde? Hücremin karşında çok uzaklardaki o sonsuzlukta neydi? Bir kara deliği andıran sürekli bir şeyle besleniyormuş gibi duran. Ya da ona doğru devam eden yukarıdan aşağıya, sağdan sola sonsuzluğa doğru sıralanmış bu köprülerde neydi? Karşımdaki karanlık içinde nereye gidiyorlardı nerede gözden kaybolup karanlığa karışıyorlardı? Peki bu Hermes de kimdi? Bir gardiyan ya da doktor değildi. Öyle olsaydı bunu açıkça sorduğumda bana mutlaka söylerdi. Kendine Hermes demişti. Bir lakaptı bu büyük ihtimalle. Antik Yunan Mitlerindeki tanrıların habercisi, ulağı Hermes…Kimdi bu adam ve kimin habercisiydi?… Evet tüm bu soruların cevaplarını bekliyordum. Bu soruların bir cevapları var mı diye yeni bir soru ekliyordum düşüncelerime varsa ne zaman alıcaktım bu cevapları, ne zaman kurtulacaktım bu hücreden?

Şimdi her şeyin cevabını almış her şeyi anlamış gerçeği görmüş onu özümsemiş bir şekilde duruyordum Büyük Kapı‘ nın karşısında. Hücremden çıkmış beni biricik gerçekliğe  götürecek olan kapının karşısında. Bu gerçekliği daha önce görseydim aynı soruları yeniden sorar mıydım acaba hücremde otururken-büyük olasılıkla bende kendi cümlemi seçer bütün hayatım boyunca onu tekrar eder dururdum, ordakiler gibi, farklı olmadan herkes gibi olarak…

Ama tabii ki hücremde oturmuş soruların cevaplarını düşünürken bunların gerçekleşeceğini tahmin edemezdim… ”Gözler yalnızca zihnin anlamaya hazır olduğu şeyleri görebilir” denizin son dalgasıda buydu. Milyonlarca cümlenin şimdilik son sözü bu olmuştu. Bense hiçbir şey söylemeden karanlığımda oturup düşünüyordum endişe içinde… Büyük Kapı‘ ya gidene kadar başıma geleceklerden habersiz bencil bir endişe içinde…var olduğumu algılamıştım şimdi gerçeği öğrenmenin vakti gelmişti…Çok yakında bu uygunsuz gerçeği öğrenecektim…Beklediğimden de çok yakında…

Arda Çetintaş

h1

cur, qumodo, quando*

Mayıs 17, 2007

*Niçin, Nasıl, Ne Zaman(Lat.) 

Neden burdan bir blog alıp neden bir şeyler yazmaya başladığımı ben de bilmiyorum. Belki benimde söylemek istediğim bazı şeyler, belki de sadece artistlik olsun diye (hah ben latince biliyorum anlıyorum ama konusamıyorum) başlamış olabilirim boyle bir aktiviteye. Neden böyle bir şeye başladığımı, neden böyle bir işe bulaştığımı zaman gösterecek. Belki de bu başlangıç yazısından sonra başka hiçbir şey yazmayarak sitemin oylesine durmasına bu koca digital deniz içerinde buruşturulup atılmış olan bir parça kağıttan başka bir şey olmamasına neden olucağım, belkide kendimi aşıp ne yazılar yazıağım kim bilir….neyse bunları zaman gösterecek. Ama bir gerçek varsa o da şudur büyük bir ihtimalle; benim de wordpress de bi şeyler denemeye çalışmamın nedenlerinden biri zafromel kardeşimdir (gol oldu galiba). belki onun burdaki yazıları olmasa her halde bende kendimi kasıp bi şeyler yazmaya calışmazdım….Kıskanclık mı, yoksa yazdığı yazılarda kendindimden bi şeyler bulup benimde söyleyecek sözüm war demek mi, ya da onca yapmış olduğumuz geyiği artık bir edebiyat içinde eritmeye çalışmak mı bilmiyorum…Neyse zafromel ustaya da boyle bir değindikten sonra Erdincinho(umarım doğru yazmışımdır, çünkü ismi hakkatten zor ee kolay değil 1/3 italyan 1/3 brezilyalı 1/3 turk olmak isim de zor olacak tabii) ustamızıda bu platforma beklediğimizide ekleyelim. Neyse daha fazla saçmalamadan(çünkü artık kendi kendimle de çelişmeye başladım-neden bi şeyler yazmaya başladığımı bilmiyorum dedim sonrada zaferomel yüzünden olduğunu soyledim-tutarsızlık iyidir, insanı özgürleştirir) burada bir son verip vatana millete hayırlı olması dileğiyle. Herkese sevgi ve selamlar.

Silentium post clamores

mars in milky way